TÜRK ANAYASA HUKUKU SİTESİ [www.anayasa.gen.tr]


Tekin Akıllıoğlu, "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 'Erkan Eğmez - Kıbrıs' Kararı", Polis Dergisi, Sayı 36'dan alınmıştır.


 

 

 

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ'NİN

"ERKAN EĞMEZ – KIBRIS" KARARI

 

Tekin Akıllıoğlu*

 

01. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 21 Aralık 2000 günü açıkladığı "Eğmez – Kıbrıs" kararıyla[1], Kıbrıs (Rum) Hükümetinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 3. ve 13. maddelerini ihlâl ettiğini belirlemiştir. AİHS'nin 3. maddesi işkence ve kötü muamele yasağına, 13. maddesi etkili başvuru hakkına ilişkindir.

 

02. Davanın iki özelliğini hemen belirtelim:

- Eğmez davası Kıbrıs rum hükümeti aleyhine işkence konusunda ikinci iştir. Birinci iş karakolda döğülen bir rum genci hakkında olup Komisyon önündeki süreçte dostça çözümle sonuçlanarak kayıttan düşülmüştür.

- Eğmez davası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde türklerin Kıbrıs rum hükümeti aleyhine açtığı ilk davadır. "Denizci ve arkadaşları - Kıbrıs" adını taşıyan ikinci dava da işkence konusunda olup 5 mayıs 2001 tarihinde  sonuçlanmıştır[2].

 

03. Bu yazının özelliğine gelince; genellikle yargı kararları üzerine yapılan gözlemler doğrudan ilişkisi olmayanlar tarafından yapılır, bu defa bir "avukat" gözlemi söz konusu. Bu yaklaşım "taraflı" olma sakıncası taşıyor ise de, işin içinde yer alanların tanıklığı başka yollarla "görülmesi mümkün olmayanı" göstermesi bakımından önemli olabilir[3].

 

04. Kararın konusu, Erkan Eğmez adlı Kıbrıslı soydaşımıza rum polisince işkence edildiği halde hak arayamaması, işkence yapan polislerin cezasız kalmasından ibarettir. Olayı davacının Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) başvuru  dilekçesine ve Hükümetin buna yanıtındaki anlatımına göre incelemekte yarar bulunmaktadır.

 

OLAY

 

Başvuruda anlatıldığına göre..

 

05. 1966 Akıncılar (Lefkoşa) doğumlu Erkan Eğmez "ara bölgede"[4] sebze yetiştiricisidir. 7 Ekim 1995 günü davacı saat 5.30'da evinden ayrılarak sebze bahçesindeki su motorunu durdurmak için gittiğinde kalabalık bir rum polis grubu tarafından yakalanır. Yakalama sırasında polis sayıca (25-30 kadar) üstün olduğu halde inanılmaz bir şiddet kullanır. Eğmez'in başına ve vücudunun çeşitli yerlerine, özellikle karın bölgesine tüfek darbeleri indirilir, polisler bilincini kaybederek yerde yatan genç adamın üzerinde botları ile tepinir.  Eğmez yerde sürüklenerek yolda bekleyen polis minibüsüne bindirilir. Minibüste baygın bir halde iken işkence devam eder, her iki ayak tabanına keskin bir aletle derin çizikler atılır, sırtında da aynı şekilde kesici aletle izler açılmıştır, göz kapakları ve yüzü tamamen şişmiştir. Bu halde Larnaka karakoluna götürülür, ancak koma durumu dikkate alınarak ölmemesini sağlamak amacıyla hastahaneye götürülür, hastahanede gerekli müdahale yapılır, durumunun kötüleşmesi üzerine Larnaka hastahanesinden alınarak Lefkoşe hastahanesine sevkedilir ertesi gün kısmen bilinci açılarak kendine gelebilir. Burada polis tarafından ifadesi alınır ve yarı baygın durumda imzalattırılır. Daha sonra yargıç hastahaneye gelerek tutuklama kararı alır. Ailesi 8 Ekim 2000 günü rum basınından Erkan Eğmez'in başına gelenleri öğrenir. Ailesi Rum Yönetiminden alınan izinle biri rum (Avukat Plides) diğeri türk (Avukat Altan Erdağ) iki avukat gönderir, eşi Emine Eğmez de hastahanede ziyarette bulunur. Yine ailesinin isteği üzerine Lefkoşe'de Türk kesiminde serbest çalışan Dr. Kaya Bekiroğlu Eğmezi muayene ederek bir rapor hazırlar. Aynı tarihlerde Birleşmiş Milletler görevlisi Martinez yanında bir doktor olduğu halde Eğmez'i hastahanede ziyaret eder. Erkan Eğmez durumu biraz düzelince hastahaneden çıkarılarak tutukevine gönderilir. Burada yaklaşık iki ay geçirir. 1 aralık 1995 tarihinde çıkarıldığı mahkemede savcının salıverilmesini istemesi üzerine serbest bırakılır.

 

Hükümete göre…

 

06. Davacı 7 Ekim 1995 günü saat öğleden sonra saat 7'de yakalanmıştır. Akşam üzeri Larnaka Hastahanesine yatırılmıştır. 8 Ekim 1995 öğleden sonra Lefkoşe hakimi yanında polisler ile bir çevirmen olduğu halde hastahaneye gelir ve tutuklama kararı alır. Hükümet hakimin hastahanede sanığa avukat tutma hakkını hatırlattığını, sanığın rumca bildiği halde kendisine çevirmen yardımı yapıldığını vurgulamaktadır. Hükümet Eğmez’in uyuşturucu kaçakçısı olduğunu, Rum kesimine geçerek alıcı kılığına bürünmüş polislerle alışveriş sırasında yakalandığını, direnmesi sonucunda yaralandığını, kötü muamele söz konusu olmadığını iddia etmiştir. Hükümete göre Eğmez gecikmeksizin hastahaneye sevkedilmiş gerekli tıbbi bakım yapıldıktan sonra tutukevine kaldırılmış ve ertesi gün yargıç tutukevine gelerek tutuklama kararını yüzüne karşı okumuştur. Eğmezin polis tarafından çevirmen aracılığıyla ifadesi alınmış ve kendisi tutanağı imzalamıştır. Bu ifadede uyuşturucu kaçakçısı olduğunu, alışveriş sırasında yakalandığını kabul ve ikrar etmiştir. Eğmez daha sonra olayı inkâr etmiş ve kendisi ile görüşmek isteyen rum ombudsman ile işbirliği yapmak istememiş ve kendisine işkence yapan polislerin kim olduklarını bildirmemiştir. Kıbrıs rum anayasasına göre ciddi delil bulunmaması halinde başsavcının dava açmama yetkisi bulunmaktadır. Başsavcı işkence veya kötü muamele yapılmış olduğu iddiasını reddederek, Eğmez’in tehlikeli bir suçlu olduğunu bu yüzden yakalanmasının güç kullanımını zorunlu kıldığını ve çok direndiği için yaralandığını iddia etmiştir. Başsavcı Eğmez’in işbirliğini reddetmesi sonucunda polisler hakkında delil yetersizliğinden takipsizlik kararı vermiştir.

 

Olayın çevre koşullarına göre yorumu

 

07. KKTC’de 1974’den bu yana bir tek işkence veya kötü muamele vakası kaydedilmemişken, rum kesiminde polisin yoğun işkence ve kötü muamele uygulaması yaptığı gerek ABD Dışişleri Bakanlığı ülke raporlarında gerekse başta Amnesty olmak üzere uluslar arası gözlemcilerin vurguladığı bir durumdur. Rum polisi sadece işkence ve kötü muamele bakımından değil aynı zamanda yasa dışı işlere bulaşma ve rüşvet nedeniyle de 1995 yılında yoğun eleştiri almıştır. Erkan Eğmez’in kaçırıldığı günler öncesinde pois şefleri kaçakçılık ve rüşvet iddiaları ile yıpranmış ve yaklaşan seçimler nedeniyle Başsavcı Markides ve yakın çevresi halkı etkileyecek ve ders teşkil edecek bir olayın yararlı olacağını düşünmüştür. Kurban olarak ara bölgede çiftçilik yapan dolayısıyla ele geçmesi kolay olan bir genç adam, Erkan Eğmez seçilmiştir. Erkan Eğmez olay günü televizyon kameraları eşliğinde 25-30 kadar silahlarla donatılmış sivil ve resmi giysili polisler tarafından “yakalanmıştır”. Doğrusu çalıştığı tarladan zorla alınarak kaçırılmıştır. Ertesi gün olay rum basınında büyük bir başarı olarak takdim edilmiş ve yakalamayı icra eden polislerden sekizine daha sonra TV kanalları önünde madalya takılmıştır.

 

08. Erkan Eğmez olayında polislerin “büyük bir uyuşturucu kaçakçısını yakalamış olma” başarısı ile kamu oyu yatıştırıldıktan sonra olay soğumaya bırakılmış ve iki ay kadar sonra rum mahkemesi önüne çıkarılan Erkan Eğmez hakkında Başsavcı Markides delil yetersizliğinden takipsizlik kararı açıklamış ve mahkeme de buna uyarak Erkan Eğmez salıverilmiştir. Salıverme işlemi basında yakalamaya oranla fazla yer tutmamıştır. Büyük bir uyuşturucu kaçakçısı olarak tanıtılan Erkan Eğmez’in alışveriş konusu olan uyuşturucu paketinin bir türlü bulunamamış olması üzerinde hiç durulmamıştır. Gerçekten bu gibi polis eylemlerinde daima uyuşturucu satışına konu olan nesneye polisce el konur, eylem ancak bu şekilde başarıya ulaşmış sayılır. Yukarıda belirtildiği gibi aslında eylemin gerçek bir suç olayına dayanmadığı, polisin düzmece bir eylem yaptığı açıktır. Ancak Başsavcı dava talebini geri aldığından rum mahkemesi olayı irdeleme imkanına sahip olamamıştır. Geriye sadece Başsavcının “uyuşturucu kaçakçılığı” iddiaları kalmıştır. Bu iddialar üzerinde daha sonra Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından yapılan olay incelemesi sırasında da durulamamıştır. Zira olay incelemesi işkence ve kötü muamele iddialarının gerçekliği bakımından yapılmış, uyuşturucu kaçakçılığı fiilinin nasıl gerçekleştiği konu dışı bırakılmıştır. Bu bakımdan Erkan Eğmez Başsavcı Markides’in iftiralarının mağduru olmakta hâlâ devam etmektedir.

 

KOMİSYON SÜRECİ

 

09. Erkan Eğmez önce Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (Komisyon) başvurmuştur. Bilindiği gibi AİHS 1998 yılına kadar iki denetim organına sahipti; Komisyon ve Mahkeme. Komisyon, İçtüzüğüne göre, bağımsız ve yansız hukukçulardan oluşmasına karşın mahkeme niteliği taşımıyordu. Böylece Komisyon kararı sonucu Sözleşme’yi ihlâl ettiği tespit edilen Devlet bunu kabul ettiği takdirde mahkum edilmiş sayılmıyordu. Kısacası Devletler bir mahkeme tarafından mahkum edilmiş sayılmıyor, işten siyasi bakımdan en az zararla çıkmış oluyordu. Öte yandan Komisyon önünde sıkı bir savunma yaparak işi reddettirme olanağına da sahip sayılabilirlerdi. Komisyonun bir Devlet hakkında ihlal görüşünde olması Mahkemeyi bağlamadığından ilgili Devletin Mahkeme önünde aklanma olasılığı da bulunuyordu. Bütün bu nedenlerle Komisyon uygulaması devletlerin işine gelen bir uygulamaydı fakat süreci çok uzattığından ve aynı işin iki kere yapılması gibi bir izlenim verdiğinden bu usulün terk edilmesi, bunun yerine tek Mahkeme usulüne geçilmesi kararlaştırıldı ve 1998’de AİHS’nde değişiklik yapılarak Komisyon kaldırıldı.

 

Erkan Eğmez’in dayandığı sebepler…

 

10. Komisyon’a başvuru dilekçesinde Sözleşme’nin 3. maddesi, 5. maddesinin 1,2,3 ve 4. paragrafları ve 6. maddesi. Bu ihlal sebeplerini kısaca belirtmek gerekirse:

3. madde bakımından, Erkan Eğmez polis tarafından işkenceye tabi tutulduğunu öne sürmüştür. Kanıt olarak da rum hükümeti sözcüsünün 2 Aralık 1995’de rum televizyonunda itiraf niteliğinde sayılabilecek beyanları, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin Kıbrıs raporunun ilgili paragrafı (no S/1996/1020), Dr. Kaya Bekiroğlu’nun raporu, Kıbrıs’ın Sesi Dergisinde yayımlanan ve Eğmez’in vücudunun işkence gören yerlerini yakından gösteren fotograflar, ABD Ülke Raporlarının Kıbrıs’a ilişkin kısmında Eğmez olayına ilişkin açıklama Komisyon’a verilmiştir. Erkan Eğmez ayrıca 20 Ekim 1995 tarihinde Lefkoşe rum mahkemesine çıkarıldığı sırada avukatı Gürsel Kadri’nin darp yüzünden tanınmaz hale geldiğini mahkemeye hatırlatarak sorumlu polislerin cezalandırılması isteminde bulunduğunu da hatırlatmıştır.

5. maddenin 1. paragrafı bakımından öne sürülen iddia büyük önem taşımaktadır, zira rum polisinin tampon bölgeye girerek Erkan Eğmez’i yakalamış olması usulsüzdür, mevcut uluslar arası mutabakata göre bu bölgeye giriş Birleşmiş Milletlerin iznine tabidir. Erkan Eğmez’in tarlasında meydana gelen yakalama, 5. madde anlamında “usulüne uygun tutuklama” (lawful detention) değildir. Öte yandan tarlasında çalışan bir çiftçiden uyuşturucu kaçakçısı olarak şüphelenilmesi de makul değildir.

5. maddenin 2. paragrafı bakımından yakalama sebebinin ancak 13 gün sonra kendisine çıkarıldığı Lefkoşe mahkemesinde bildirilmesi “en kısa sürede” şartına uyulmadığını göstermektedir.

5. maddenin 3. ve 4. paragraflarındaki koşulara da uyulmamıştır, zira sebepleri bilmediğinden tutuklamanın haksız olduğuna ilişkin itiraz hakkını kullanamamıştır. 9 Ekim 1995’de hakimin hastahanede kendisine tutuklamayı bildirmek için geldiğinde esasen şuuru da tam olarak yerinde değildir. 10 Ekim 1995’de kendisini görmek için türk kesiminden Larnaka hastahanesine gelen iki türk avukat da içeri sokulmamıştır. Bu avukatlar ancak yanlarında bir rum avukat olduğu halde ve Erkan Eğmez ertesi gün (11 Ekim 1995) Lefkoşe Hastahanesine nakledildikten sonra kendisini görebilmiştir. Avukatlara da tutuklama sebepleri bildirilmemiştir. Erkan Eğmez aldığı ilaçların etkisi altında olduğundan 20 Ekim 1995’de hakim önüne çıkarıldığından tutuklamaya itiraz edebilecek durumda da değildi. Rumların kendisine verdiği rum çevirmen söylediklerini değil, resmen duyulmak isteneni söylemiştir.

6. madde açısından, Erkan Eğmez ne uyuşturucu kaçakçığı iftirasına karşı, ne de işkence faili polislere karşı dava açamadığından mağdur edilmiştir. Bu durum aynı zamanda Sözleşme’nin 13. maddesinin ihlali anlamına gelmektedir.

 

11. Erkan Eğmez’in dilekçesi 28 Mart 1996 günü Komisyon kaydına alındı. İncelemesine başlanmış işlere devam yetkisi olan Komisyon tarafından 21 Ekim 1999 günü ihlal bulunduğu yolunda karara bağlandı. Başvuru dilekçesinde işkence (m.3), usulsüz ve sebepsiz tutuklama (m.5), doğru yargılama yapılmamış olması (m. 6), etkili başvuru bulunmaması (m.13) bakımından öne sürülen sebeplerden sadece 3. ve 13. maddelere ilişkin olanlar bakımından ihlâl kararı verildi[5]. Komisyon önce izlenen yönteme uygun olarak 18 Mayıs 1998 günü dilekçenin kabul edilirliği hakkında karar vermiştir. Daha sonra işin özü hakkında 21 Ekim 1999 günü karar vermiş ve her iki karar da Komisyon Raporu adı altında Bakanlar Komitesi’ne gönderilmiştir. Komisyon 30 Ekim 1999 günü işin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından karara bağlanması için re’sen başvuruda bulunmuştur. Mahkeme 6 Temmuz 2000 günü duruşma yapmış, aynı gün öğleden sonra ilk karar görüşmesinde bulunmuş ve 7 Aralık 2000 tarihli görüşme sonucunda da kararını belirlemiştir[6].

 

Komisyon’un 18 Mayıs 1998 günlü kararı

 

12. Bu karar dilekçenin kabulü hakkındadır. Kabul edilirlik konusundaki kararlar işin özüne değinmeksizin, sadece dilekçenin ön koşullar yönünden incelenmesi sonucunda verilir. Bu koşullar başvurunun altı aylık sürede ve Sözleşme ile korunan bir alanda olması, iç hukuk yollarının tüketilmesidir.

 

Dilekçe hakkının kötüye kullanıldığı iddiası…

13. Erkan Eğmez Komisyon’a başvurusunda haklarının “Kıbrıs rum yönetimi” veya Kıbrıs rum hükümeti tarafından ihlal edildiğini, kendisinin bu hükümetin hukukuna tabi bir kimse olmadığını, “KKTC”de çiftçilikle uğraştığını söylemişti. Rumlar cevaplarında bu konu üzerinde fazlasıyla durarak, olmayan bir devletten bahsedilerek siyaset yapıldığını, Kıbrıs Hükümeti diyecek yerde rum hükümeti denerek Komisyon’da hak arama yerine politika yapıldığını, Kıbrıs Cumhuriyetinin hukuki ve siyasi mevcudiyetinin tanınmazdan gelindiğini, dolayısıyla hakkın kötüye kullanıldığını öne sürerek başvurunun reddini istemişlerdir. Komisyon Sözleşme’nin dilekçe hakkının kötüye kullanılması halinde reddedilmesini öngören 27. maddesinin 2. paragrafına  (Sözleşme’nin günümüzdeki biçiminde 35. maddenin 3. paragrafı) ilişkin içtihada gönderme yaparak (No 8317/78, déc.15.5.80, D.R.20, p.44) dilekçede siyasi propaganda yapılması tek başına kötüye kullanma gerekçesi oluşturmadığını belirtmiştir. Komisyon içtihadına göre, siyasi sebepler dışında hiçbir maddi sebep öne sürülmemişse veya Sözleşme ile hiç ilgisi olmayan konular söz konusu ise kötüye kullanma oluşur. Olayda bu söz konusu değildir. Komisyon’un vardığı bu sonuç yansız görünse bile, yukarıdaki anlatımdan dilekçede “siyasi propaganda” yapıldığı fikrini benimsediği fakat bunun tek başına ret sebebi olmadığını söylemekle yetindiği görülmektedir. KKTC’de yaşayan ve rum polisinin işkencesine uğrayan birinin anlatımı başka nasıl olabilirdi diye düşünülmemiştir. Erkan Eğmez Kıbrıs rum hükümetince kendi vatandaşı olarak tanınsaydı belki bu durumda dilekçesindeki ifade siyasi eleştiri kapsamında algılanabilirdi. Ne yazıktır ki KKTC de kendi toprakları üzerinde yaşayan soydaşlarımıza vatandaşlık belgesi verebilmiş değildir, bu nedenle Erkan Eğmez eskiden İngiliz hakimiyeti sırasında babası İngiliz tebası (british subject) tanınmış olduğundan ona nispetle başvurusunda kendisinin İngiliz tebası olduğunu söyleyebilmiştir.

 

İç hukuk yolarının tüketilmediği iddiası…

 

14. Ön koşullar bakımından ikinci konu iç hukuk yollarının tüketilmesidir. Rum hükümeti Erkan Eğmez’in rum ombudsmana polislerin isimlerini ve bu konudaki delilleri vermediğini ve yardımcı olmadığını, olsaydı Başsavcının polisler hakkında dava açabileceğini iddia etmiştir. Öte yandan hükümete göre Eğmez tazminat davası da açabilirdi ve bu dava için mahkemede hazır bulunması da gerekmezdi, dilediği avukatı tutma hakkı vardı. Kısaca Eğmez Kıbrıs rum mahkemelerine gitmeyi yeğlememiştir, iç hukuk yollarını tüketmemiştir. Kıbrıs rum hükümeti bu davanın iç hukuk yolları tüketilmediği için ön koşullar yönünden reddedileceğini tahmin etmiştir. Bu beklenti özellikle Sadık Ahmet davasında[7] Mahkemenin benimsediği kuramın burada da geçerli olduğu varsayımına dayanıyordu. Mahkemenin Sadık Ahmet davasında benimsediği kuram kısaca şudur: bir taraf ülkede demokratik hukuk devleti düzeni içinde mahkemeler tam bir bağımsızlık içinde devlet aleyhine de kararlar verebiliyorsa, iç hukuk yollarının tüketilmesi Sözleşme’ye aykırılığı açıkça belirtilmesini zorunlu kılar. Başka bir anlatımla ulusal yargı organı önünde açıkça iddia edilmediği halde işin niteliği gereği Sözleşme’ye aykırılık itirazı yapılmış olduğu veya yapılsaydı bile dikkate alınmayacağı varsayımına dayanılamaz. Bu noktadan hareketle rumlar Erkan Eğmez’in rum kesiminde dava açmamış olmasını büyük bir ihmal veya kusur olarak değerlendiriyor ve “kimse kendi kusuruna dayanarak hak iddia edemez” biçimindeki latince ilkeyi hatırlatıyordu. Hükümet ayrıca Birleşmiş Milletler doktorunun raporuna gönderme yaparak davacının polislerle giriştiği kavga sırasında yere düşerek yaralanmış olmasının muhtemel olduğunu, polislerin kötü muamele yaptıklarının raporla sabit olmadığını da öne sürmüştür. Kısacası olayı inkar etmiştir.

Davacı buna karşı cevabında işkencenin bizzat rum yetkililerin ifadeleriyle sabit olduğunu, esasen fotoğraflarda her şeyin açıkça görüldüğünü, vücudunda halen yara izleri bulunduğunu, Başsavcının kendisinin şikâyetini beklemeksizin dava açma mecburiyetinde olduğunu, böyle bir ceza davası açılsaydı bu bağlamda kendisinin de müdahil olarak tazminat isteyebileceğini, ancak işkence görmüş birinin geçiş izni verilse bile kendisini rum kesiminde güvende hissedip dava açamayacağını belirtmiştir.

 

15. Komisyona göre iç hukuk yollarının tüketilmiş olması davalı devletin uluslar arası yargı organı önünde hesap vermesinin en önemli koşuludur. Davalı devlet ancak kendi mahkemeleri önünde hakkın yerine getirilmediği iddiası üzerine uluslararası yargı organı önünde cevap verme durumundadır[8]. Sözleşme’ye göre bir davacı uğradığı haksızlığın gerçekten telafi edileceği iç hukuk yollarından emin olmalıdır (Akdıvar, par.66). Buna karşılık davacının etkili ve uygun olmayan bir iç hukuk yolunu kullanma mecburiyeti olduğu söylenemez. Ayrıca “uluslararası hukukta genel olarak kabul edilen ilkelere göre” bazı özel durumlar davacının iç hukuk yollarını kullanmamış olmasını haklı kılabilir (Akdıvar, par.67). Öte yandan Komisyon tüketme koşulunun her durumun özelliklerine göre değerlendirilmesinden yanadır. İç hukuk yollarının tüketilmiş olması koşulu her davada otomatik olarak uygulanan bir kalıp değildir. Denetim organı her davada davacının içinde bulunduğu hukuki ve siyasi koşulları değerlendirmek zorundadır (Akdıvar, par. 69). Komisyon ayrıca Hükümetin davacının kullanabileceği tek yol olarak ombudsmana ilgili makamlara iletilmek üzere şikayette bulunabileceğini belirttiğini oysa ombudsmana başvurunun mecburi olmadığını ve iç yolları tüketme koşulu yada etkili başvuru yolu sayılmadığını da vurgulamıştır (No 11192/84, déc. 14.5.87, D.R. 52, p. 227). Komisyon ombudsmanın raporunda Eğmeze “kötü muamelede” bulunan polis memurlarını ismen belirlediğini bu raporun Başsavcıya gönderilmiş olmasına rağmen adı geçenin koğuşturmaya geçmediğini de vurgulamıştır. Bu veriler karşısında Komisyon Eğmezin Başsavcıya polisler hakkında şikayet bulunmamış olmasını bu yolun etkili olmadığı inancına bağlamış ve iç hukuk yollarını tüketme zorunda olmadığı sonucuna varmıştır.

 

Trechsel’in iki yüzü…

 

16. Kabul edilirlik kararının tebliği ile birlikte usulen davacı tarafa dostça çözüm girişiminde bulunması hatırlatıldı. Haziran 1998 tarihinde Komisyon Başkanı Stefan Trechsel[9] bir toplantı nedeniyle Strasbourg’da aynı binada olduğumu dosya ile görevli yunanlı hukukçu Stephanos Stavros’tan öğrenerek beni makamına çağırdı. Dostça çözüm konusunda davacıyı ikna etmemi istedi. Ben süre isteyince buna imkan olmadığını zira Komisyon’un adada inceleme yapmayı düşündüğünü, dostça çözüme varılırsa bu külfetten kurtulmasının kendisini rahatlatacağını aksi takdirde 1998 bütçesi içinde adaya gidişi örgütlemek için çok kısa bir zaman olduğunu söyledi. Ben odadan çıkarak telefonla Erkan Eğmez’i aradım ve dostça çözüm için isteyebileceği para miktarını sordum. Erkan Eğmez uğradığı felâketin para sorunu haline dönüştürülmesine karşı çıktı ve Komisyonun vereceği karara razı olacağını söyledi. Her ihtimale karşı kendisinden bir tazminat rakamı aldım. Daha sonra Trechsel’in odasına dönerek yaptığım konuşmayı aktardım. Erkan Eğmez’in Markides’in kendisine gayri resmi olarak işi para ödeyerek kapatma teklifinde bulunmuş olduğunu ancak kendisinin bunu reddettiğini söylediğini ilettim. Trechsel bunun üzerine bunun doğru olup olmadığını öğrenmek için hemen Markides’i arayacağını bu nedenle dışarı çıkmamı istedi. Odaya tekrar döndüğümde Trechsel’in her zaman takındığı kibar ve müstehzi tavrının tamamen değişmiş, öfkeli bir canavara dönüştüğünü hayretle gözlemledim. Trechsel bağırma düzeyinde bir sesle bana bir uyuşturucu kaçakçısının Komisyonu oyalamasına alet olduğum suçlamasında bulundu. Ben de kendisinin hâlâ tarafsız olması gereken bir yargıç olduğunu hatırlattım. Odadan çıkarken “Komisyon’un lehinize karar vereceği inancı ile hareket ettiğimi ancak yanılabileceğimi” hatırlattı.

 

Olay yerinde tespit usulü ve hatalarımız…

 

17. Komisyon başkanı Stefan Trechsel  ile iki Komisyon üyesinden oluşan bir kurul 22-26 Mart 1999 günlerinde Kıbrıs’a giderek delil tespiti yaptı ve tarafların gösterdiği tanıkları dinledi. Erkan Eğmez’in kendisi, eşi ve avukatları tanık olarak dinlendi, karşı taraftan da olaya karışan on kadar polis görevlisi de dahil olmak üzere rum tarafından yirmi kadar tanık dinlenildi. Ayrıca bir gün olay yerine giderek olayın canlandırması yapıldı. Bu hususlar adım adım Komisyonun taraflara ilettiği tutanaklarda mevcut bulunmaktadır. Bu tutanakların karşılıklı diyaloglardan oluştuğu dikkate alınırsa kapak yazısını görmemiş olan bir kimsenin bunları bir tiyatro eseri zannetmesi mümkündür. Trechsel tutanakların başında Erkan Eğmez’e “uyuşturucu kaçakçısı olduğunu bildiğini” hatırlatmakta, ve dinlediği kimselere kendi duymak istediği ifadeleri adeta “söz doğurtma” metodu uygulayarak söyletiyordu. Mazeretim nedeniyle hazır bulunamadığım bu süreçte taraf olarak hatalarımızın başında “uyuşturucu kaçakçısı” hitabına itiraz etmemiş olmamız gelir. Daha sonra olayın tampon bölgede değil rum bölgesinde olduğu rum polislerin ifadelerine göre belirlendiği halde buna itiraz etmemiş olmamız ve nihayet Trechsel’in tanıklar üzerinde baskı kuran ve yönlendiren tavırlarının tarafsızlığa aykırı olduğunu söyleyip tutanaklara geçirtmememiz, sonradan Mahkeme önünde yapılan bu tür iddiaların dikkate alınmamasına neden olmuştur.  Bu arada Rumlar delil olarak sunulan fotografların negatiflerinin Komisyon tarafından getirtilmesini ve bunlar üzerinde montaj yapılıp yapılmadığının tespitini istemişlerdir. Tanık olarak dinlenen ve fotografları çeken gazeteci Hasan Altaylızade negatiflerin arşivde saklanmayıp imha edildiğini söyleyince bu durum Komisyon’un zihninde yapılan eylemlerin işkence niteliğinde olmayıp kötü muamele sayılabileceği izlenimi uyandırmıştır. 

 

Komisyonun esas hakkındaki görüşü

 

18. Komisyon esas hakkındaki görüşünde adada yaptığı inceleme ve tanık dinleme bulgularına geniş biçimde yer vererek Rumların usulüne uygun tutuklama yapmış olduğu, kötü muamelenin sabit olduğunu ancak bunun işkence düzeyinde olmadığı, davacının avukatlarıyla görüştüğünü, tutuklamaya karşı haklarını kullandığı, fakat karşı tarafa geçerek hak arayamadığı sonucuna vardı.

 

19. Komisyon kararının en önemli noktası, Erkan Eğmez’in öldüresiye döğülmesi, vücudunun belli yerlerinin bıçakla kesilmesine karşın uğradığı muamelenin işkence değil kötü muamele sayılmış olmasıdır. Rumların Avrupa Birliğine adaylık sürecinde işkenceden mahkum olmama çabası bu davanın esası olmuştur. Bir bakıma işkence değil fakat her yerde rastlanabilen kötü muamele sonucuna varılması Rumlar hesabına bir başarı olmuştur. Bu başarının elde edilmesinde Trechsel’in yürüttüğü delil tespit usulünün büyük katkısı vardır. Komisyon raporunda Mahkemenin kısa bir süre önce verdiği Selmouni kararına gönderme yapması ilginç bir noktadır. Fransız polisi uyuşturucu kaçakçısı olarak yakaladığı Selmouni’ye gözaltında kaldığı süre içinde cinsel taciz dahil her türlü kötü muameleyi uygulamış, adı geçeni maddi ve manevi olarak çökertmiştir. Komisyon çoğunluğunun Selmouni kararına[10] atıfta bulunması şu anlama gelmektedir: “İşkence vardır diyebilmek için uzunca bir zaman dilimi içinde çok şiddetli acı ve iztıraba maruz kalmak gerekir, Erkan Eğmez’e yakalandığı sırada ve Larnaka’ya götürülürken minibüste geçirdiği 20-30 dakika içinde vurulmuştur. Bunun işkence sayılması doğru olmaz”.

 

20. Buna karşılık aynı karara karşı oy yazan azınlığa (J. Liddy, Nicolas Braza, A. Ş. Gözübüyük, G. H. Thune, J. C. Geus ve I. Bekes) göre : “Eskiden olduğu gibi bazı kötü muamele çeşitleri işkence sayılır diğerleri sayılmaz tarzında bir ayrım bugün geçerli değildir, nitekim Mahkeme Selmouni işinde mağdurun kişiliği, olayın cereyan tarzı, özel koşullar ve sair nedenleri de göz önünde tutarak Selmouni’nin maruz kaldığı kötü muamelelerin tümünün işkence olduğuna hükmetmiştir. Bu olayda da koşulların bir arada değerlendirilmesi halinde; mağdurun ölüm derecesine getirilmesi, bu işlemlerin itirafa zorlama amacıyla uygulanması ve sair nedenler dikkate alınırsa işkence için aranan şiddetli acı ve iztirap  mevcuttur, bunun göreli olarak kısa bir zaman diliminde cereyan etmesi işkence olarak nitelemeye engel değildir”.

 

21. Böylece işkence – kötü muamele ayrımının ne kadar keyfi olabileceği Komisyon kararı ile örneklenmiş oldu. Buna karşılık Komisyon’un kararında olumlu bulunabilecek tek yan etkili başvuru hakkının bulunmadığını kabul edilmesi olmuştur. Komisyon bu noktada polislerin bilindiği halde takip edilmemiş olmasını da dikkate almıştır. Gerçekten Komisyon raporunun 56. paragrafında ombudsman’ın kötü muamele yapan polislerin isimlerini tespit ettiğini ve bu raporun Başsavcıya gönderildiği halde adı geçenin takip yapmadığı vurgulanmaktadır. Trechsel 2002 yılında konuşma için davet edildiği Kıbrıs Yakın Doğu Hukuk Fakültesinde polislerin niçin takip edilmediği sorusunu “isimleri tespit edilememiştir” biçiminde cevaplamıştır[11]. Bu iddia Markides’in sığındığı bir bahanedir. Oysa Trechsel’in dinlediği polisler bizzat olaya karıştıklarını söylemişlerdir, bu husus tutanaklara da geçmiştir. Komisyon esas hakkındaki görüşünün 218 nolu paragrafında Aydın-Türkiye davasına atıfta bulunarak 13. madde anlamında “etkili hukuki yol” kavramının ilgili taraf devlete sanıkları ciddi ve esaslı soruşturma yaparak tespit etme ödevi yüklediğini vurgulamaktadır.

 

MAHKEME’NİN KARARI[12]…

 

I. MAHKEME’NİN OLAYI DEĞERLENDİRMESİ

 

22. Davacı taraf duruşmada Komisyon adına Trechsel başkanlığındaki üç kişilik kurulun Adada yaptığı tanık dinleme ve delil tespit sürecinde yansız davranmadığını, özellikle Başkan Trechsel’in yargıç konumunda olduğunu unutarak kişisel yorumlarını açığa vurduğunu, delil tespitinde hükümetin gösterdiği tanıkların ifadesinin aynen kabul edildiğini, kısaca yansız bir tespit yapılmadığını öne sürmüştür. Mahkeme bu konuyu çözümleyebilmek için önce bu konuya ilişkin içtihadını hatırlatıyor (par. 54). Buna göre, 1 Kasım 1998 tarihinden önceki Sözleşme sisteminde olayların tespiti ve doğrulanması ilk olarak Komisyona ait olup, ilkece Mahkeme Komisyonun tespitleriyle bağlı olmamakla birlikte, ancak istisnai sebeplerin varsa kendisi tespit yapar ( Örnek: Akdıvar v. TR 16.09.1996, par. 78; Cruz Varas v. Sweden   20.03.1991, par. 74;  McCann v. U.K. 27.09.1995, par. 168).

 

23. Mahkeme bu davada Komisyonun olay tespiti yaptığını, davalı hükümetin bu tespite katıldığı halde davacının Komisyon bulgularının hükümet tanıklarının belirgin olmayan ifadelerine dayandığı ve soruşturmanın bazı noktalarda gerçeği yansıtmadığı gerekçesiyle katılmadığını belirterek (par. 55) Komisyonun davacı lehine ve aleyhine noktaları dikkate alarak görevini yaptığını belirtmektedir (par. 56). Mahkeme Adada görev yapan tespit kurulunun yansız davranmadığı yolundaki davacı iddiasına karşılık olarak bu konuda “aksi karşı delillerle ispat edilene kadar yansızlığın mevcut olduğu” ilkesini hatırlatmaktadır (Örnek: De Cubber v. Belgium 26 October 1984, par.25). Mahkemeye göre davacı karşı delil göstermemiştir. Üstelik davacı tanık dinleme ve olay yeri incelemesinde hazır bulunduğuna göre o sırada itirazlarını yapabilir, doğru olanın ne olduğu konusunda israr edebilirdi (par. 56).

 

II. SÖZLEŞME’NİN 3. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI

 

A. Şikâyetin kapsamı

 

24. Kararda, “davacı Mahkeme önündeki yazılı ve sözlü açıklamalarında sadece Larnaka hastahanesine girişine kadar kötü muamele gördüğünden şikâyet ettiğinden 3. madde açısından inceleme yalnızca bu yönüyle yapılacaktır” denilmektedir (par. 58). Gerçekten dava dosyasındaki belgelerde, Eğmez’in yalnızca hastahaneye giriş öncesi değil, Larnaka hastahanesinde iken ve Lefkoşe hastahanesine sevki sırasında, daha sonra poliste ve tutukevinde iken uğradığı muamelelerin kötü muamele kapsamına girdiğini gösterir ip uçları bulunmaktaydı. Fakat bunların ispatına ilişkin delil göstermek, kendi beyanı dışında, neredeyse imkansızdı. Buna karşılık Larnaka hastahanesine giriş öncesi uğradığı işkence vücundan ve yüzünden açıkça belli oluyordu. Buna rağmen bu noktada bile delil tespiti son derece güç yapılabilmiştir. Bu nedenlerle şikâyet kapsamı sınırlı tutulmuştur. Ancak kararın 58. paragrafında ihsas ettirildiği gibi Mahkeme kötü muamelenin belli bir süre ile sınırlı olmayabileceği kuşkusu taşımaktadır. En azından bu olasılığı vurgulamıştır.

 

B. Hükümetin ilk itirazı…

 

25. Hükümete göre davacı 3. madde kapsamına giren ihlâl şikâyetlerini önce iç hukuk çerçevesinde yapmalıydı. Davacı iç hukuk yollarını tüketmeksizin Mahkeme önüne gelmiştir. Daha işin başında hukuki yardım alan davacının bunu bilmemesi imkansızdı. Davacı Kıbrıs Cumhuriyetinde mevcut hukuk yollarını açıkça ve kararlılıkla siyasi sebeplerle görmezden gelmiştir. Davacı ombudsman önüne çıkar çıkmaz, onun yaptığı soruşturmayı önemsemediğini, kendisinin Sözleşme çerçevesinde bir başvuru yapacağını bildirmiştir. Buna karşılık hükümet Sözleşme’nin ikincil bir koruma sistemi olduğunu hatırlatır, asıl olan ilgili Devlete ihlâli kendi hukuku içinde giderme olanağı tanınmış olmasıdır (par. 59).

 

26. Gerçekten Erkan Eğmez salıverildikten sonra ombudsmanın davetini kabul ederek Ledra Palas’ta onunla görüşmüştür. Bu görüşmede ombudsmana yazılı[13] bir açıklama yaparak Komisyona müracaat edeceğini zira rum hükümetinin işkenceci polisleri koruduğunu, dava açması halinde adil sonuç beklemediğini söylemiştir. Rum hükümeti bu beyanı Mahkeme önünde siyasi manevra olarak karalamak istemiştir. Aslında ombudsman Erkan Eğmez’i iç hukukta hak arama konusuna ikna etmek istemiştir. Ancak Eğmez işkenceci polislerin bilindiği halde takip edilmediğini hatırlatmış ve hak aramanın kendisi bakımından hayati tehlike doğuracağını belirtmiştir. Ombudsman bu ifade üzerine raporunda polisleri ismen belirterek hükümeti uyarmak zorunda kalmıştır. Rum hükümetinin bu gerçeği bildiği halde duruşmada yukarıdaki (no 25) beyanla Mahkemeyi yanıltmaya çalışmıştır.

 

27. Hükümet bu olayda kendi başına soruşturma yapma imkanına sahip olmadığını öne sürmüştür. Aksoy – TR davasının aksine bu olayda hükümetin Erkan Eğmez’in tanıklığı olmaksızın re’sen soruşturma açması hiçbir sonuç vermezdi. Zira uyguladıkları common law ceza usulüne göre olayın tek tanığı olan mağdurun işbirliği olmadıkça açılacak bir soruşturma fayda sağlamayacaktı. İç hukuka göre Başsavcı ombusdman’ın sağladığı verilere de güvenemezdi[14] (par.60).

 

28. Burada hükümetin kendi ifadesiyle Mahkeme önünde düştüğü bir açmazı vurgulamak yararlıdır. Başsavcının soruşturma açmama veya açmışsa takipsizlik kararı vermesi, Kıbrıs rum Anayasasının 113. maddesinin 2. fıkrasıyla mutlak takdir yetkisi tanınmış olduğundan, yalnızca delil yokluğunda değil, fakat delil bulunan hallerde de Başsavcı delilleri uygun bulmadığı takdirde de mümkündür. Böylece suç işlendiğine dair deliller bulunsa bile Başsavcı istemediği takdirde soruşturma açmaz veya takipsizlik kararı verebilir. Olayda Başsavcı uyuşturucu maddenin bulunmamasına karşın Erkan Eğmez’i uyuşturucu kaçakçılığı iddiasıyla mahkemeye sevketmiş, fakat delil bulunduğu halde polisler hakkında soruşturma açmamıştır. Markides duruşmada soruşturma açmamasının kabahatini Erkan Eğmez’e yüklerken, eğer yardımcı olsaydı polisler aleyhine açacağı davanın Sözleşme’nin 6. maddesine göre doğru yargılamaya uyularak görüleceğini vurgulamıştır (par. 60/son).

 

29.  Hükümetin duruşmada sergilediği inanılmaz mantık tutarsızlığının bir örneği kararın 61. paragrafında yer almaktadır. Buna göre Başsavcı davacıyı ombudsmana şikâyette bulunması için teşvik etmiş, koğuşturmayı durdurarak onu salıvermiştir. Ombudsman ayrıntılı bir araştırma yapmasına rağmen davacı işbirliği yapmamıştır. Davacının yakalanmasına karışan polislere madalya takıldığı zaman kendisi hiçbir şikâyette bulunmamıştır. Hükümet davacının iddia ettiği gibi kötü muamele yapanlara arka çıkmamıştır (administrative tolerance).

 

30. Kararın 62. paragrafında vurgulandığı gibi davacı taraf hükümetin bu açıklamalarını ciddiyetten yoksun olarak nitelendirmiştir. İşkence gördüğü yere gidip nasıl şikâyette bulunması bekleniyor? Hükümetin gevşek davrandığı açıktır. Etkili başvuru yolu bulunmamaktadır.

 

31. Komisyon da davacının iç yolları tüketmek zorunda olmadığı görüşündedir Polisler hakkında soruşturma açılmamış olması Kıbrıs’ta (rum kesiminde) etkili yol olmadığı anlamına gelmektedir (par. 63).

32. Par. 64: “Mahkeme etkili olmayacaksa iç hukuk yollarının tüketilme mecburiyeti bulunmadığını hatırlatır” ( Aksoy, par.51-52; Akdıvar par. 65-67). Mahkeme, kararın 65. paragrafında çok önemli bir ilkeyi vurgulamaktadır: bir kişi işkenceye uğradığını ciddi bir şekilde iddia etmişse, etkili başvuru yolu, Devletin bu iddiayı etkili biçimde soruşturmak, sorumluları teşhis etmek ve cezalandırmak ödevini de kapsamaktadır (Aksoy par. 98; Selmouni par. 79).

 

C. 3. maddeye uygunluk…

 

33. Mahkeme davacının polislerin itiraf koparmak için kendisine işkence yapıldığı iddiasını belirledikten sonra hükümetin Komisyon görüşüne katıldığını, Komisyonun polislerin belli bir amaç gütmeksizin kötü muamele yaptıkları görüşünde olduğunu belirtmektedir (par. 74, 75, 76). Mahkeme Komisyonun işkence fotoğraflarında kurgu yapılmış olmasını dikkate aldığını bu sebeple davacının vücudundaki yaraların ciddiyet derecesinin tartışmalı olduğunu kabul ederek ve kötü muamelenin kısa süre için cereyan ettiğini de göz önünde tutarak yapılan eylemlerin “işkence” (torture) derecesinde olmadığını fakat “insani olmayan”  (inhuman) muamele olduğunu belirlediğini tespit etmiştir (par. 76).

 

34. Par 77: “Mahkeme 3. maddenin demokratik toplumların en temel değerlerinden birini kapsadığını hatırlatır”.  Bu cümleden sonra, Selmouni kararına atıfla, örgütlü suçla mücadele için de olsa bu temel değerlerin korunmasından vazgeçilemeyeceği hatırlatılmaktadır. Böylece Mahkeme daha ilk adımda Erkan Eğmez’in uyuşturucu kaçakçısı olsa bile bu muameleyi hak etmediğini söyleyerek bir yandan olayı kabul etmekte, diğer yandan rum başsavcının iddiasını ciddiye alarak Eğmez’in örgütlü suç faili olduğu noktasından hareket etmekte ve Selmouni ile aynı kefeye koymaktadır.

 

35. Kararın en önemli açıklamaları 77 ve 78. paragraflarda yer almaktadır. 3. maddenin koruduğu temel değerler nelerdir? Karara göre bunlar “işkence görmeme”, “insani olmayan muameleye” veya “aşağılayıcı muameleye maruz kalmama” şeklinde özetlenebilir. Bunlar “kötü muamele” başlığı altında toplanır.  Hiç şüphesiz 3. madde anlamında kötü muamelenin kabulü için belli bir şiddet düzeyinde olması aranır (Örnek: Ireland v.U.K. 18 january 1978, par. 162). Bununla birlikte işkence ile diğer iki kötü muamele türü arasında da bir ayrım yapılmalıdır. Sözleşme bu ayrım yoluyla (Selmouni, par. 96) “çok ciddi ve zalimce ıztırap doğuran kasıtlı kötü muameleye” özel önem vermektedir (par. 77).

 

36. Par.78: Hükümet davacının yakalandığı sırada ve hemen sonra polis memurlarının kasıtlı olarak kötü muamele uyguladıklarını ve kullanılan kuvvetin yakalama bakımından gerekli olmadığını kabul etmektedir. Bununla birlikte Mahkeme, Komisyonun kabul ettiği gibi, polis memurlarının itiraf elde etmek için kötü muamele yaptıkları ispat edilememiştir. Ayrıca Komisyonun kabul ettiği gibi davacının vücudundaki yaralar kısa bir zaman dilimi içindeki gerilim ve heyecan sonucunda meydana gelmiştir. Mahkeme davacının yaralarının ağırlık derecesinin belirlenmesindeki güçlüğü de göz ardı edemez. Bu güçlük davacının sunduğu fotografların kurgulu (retouching) olmasından kaynaklanmaktadır. Davacı bunun aksini kanıtlamak için hiçbir şey yapmamıştır. Mahkeme ayrıca uygulanan kötü muamelenin davacı için uzun süreli kötü etkileri olduğu yolundaki davacı iddialarının da kanıtlanamadığını kaydetmiştir (par.78). Bu nedenlerle Mahkeme davacının karşılaştığı kötü muamelenin işkence olarak nitelenemeyeceği kanısındadır. Bununla birlikte bu muamele “insani olmayan muamele” sayılacak kadar ciddi ağırlıktadır. Bu nedenle 3. madde ihlâl edilmiştir (par. 79).

 

37. Mahkeme bu kararında Selmouni kararında olduğundan daha ayrıntılı biçimde bir işkence tanımı yapmış bulunmaktadır. Eğmez kararındaki işkence tanımının ögeleri şöyle sıralanabilir: - Çok ciddi acı ve ıstırap doğuran kötü muamelenin varlığı, -Bunun kısa süreli olmaması, -Kötü muamelenin kasıtlı olarak ika edilmesi, -Özel amaca bağlı olarak ika edilmesi (itiraf, göz dağı verme, intikam alma vs). Bu ögelerden süreye ve özel amaca ilişkin olanları Mahkemeye göre bu olayda gerçekleşmiş olmadığından sadece kasdi kötü muamelenin varlığına hükmedilmiştir.

 

III. 5. MADDENİN 1. PARAGRAFI…

38. Par. 80, 81. 82, 83: Kararın bu paragraflarında kayda değer bir husus bulunmamaktadır, zira Mahkeme burada Komisyonun Adada yaptığı incelemede olayın hükümetçe denetlenen bölgede cereyan ettiğini, bir uyuşturucu alışverişi konusunda “makul şüpheye” (reasonable suspicion) dayanan yakalama uygulandığını tespit ettiğini ve davacının aksini iddia etmesine rağmen Komisyon tespiti sırasında itiraz etmemiş olmasına dayanarak Komisyon görüşünü kabul etmek zorunda olduğunu vurgulayarak 5. maddenin 1. paragrafı yönünden ihlâl bulunmadığına karar vermiştir. Bu husus davacı tarafın Komisyon tespiti sırasında suskun kalmasından, kısacası usuli hatasından kaynaklanmaktadır. Mahkeme vaktiyle itiraz yapılmamış olduğundan Komisyon bulgusunu kabul zorunda olduğunu belirtmiştir.

 

IV.  5. MADDENİN 2. PARAGRAFI…

 

39. Par.84, 85, 86: Komisyon tespitine göre davacı suçüstü (in flagrante delicto) yakalanmıştır. Bu bakımdan niçin yakalandığını bilmemesi mümkün değildi. Kaldı ki biri yakalandığı günün akşamı polis memuru Vrionis tarafından ve diğeri de 9 Ekim 1995 günü ifade alan polis memurları tarafından olmak üzere en az iki kez yakalama sebebi kendisine bildirilmiştir. Davacı rumca konuştuğu gibi kendisini sorgulayan polislerden biri de türkçe bilmekteydi. Bu bakımdan Komisyon tespitlerinde olduğu gibi davacının yakalama sebeplerinden gecikmeksizin haberdar olduğu kabul edilmelidir.

 

40. Mahkemenin bu tespitine de Komisyon bulgularına vaktiyle itiraz edilmemiş olması yol açmıştır. Ancak Erkan Eğmez’in yeterli ölçüde Rumca bilmediğini, polislerin suçlama yapmadıklarını sadece hakaret edip imalı sözler sarf ettiklerini ispat etmek mümkün olmamıştır. Başka bir anlatımla olayda 5. maddenin 2. paragrafı anlamında bir yakalama bildirimi bulunmamaktaydı. Tutanakların incelenmesinden görüleceği gibi Komisyon yakalama sebebinin bildirimi konusu üzerinde durmamış, Erkan Eğmez’in ifadesinde değindiği bu konuya Başkan Trechsel kasıtlı biçimde önem vermemiştir. Ona göre Eğmez profesyonel bir suçludur. İfadesi önem taşımamaktadır.

 

V. 5. MADDENİN 3. PARAGRAFI…

 

41. Par. 87, 88, 89, 90: Davacıya göre kendisi 5. maddenin 3. paragrafı anlamında gecikmeksizin yargıç önüne çıkarılmamıştır. Kendisini 8 Ekim 1995 günü hastahanede gören hakimin ziyareti sadece formaliteden ibaret olup gözaltında tutulma nedeni anlatılmış değildir. Hükümete ve Komisyona göre ise hakimin ziyareti davacının gözaltında tutulması bakımından lehte ve aleyhte sebeplerin değerlendirilmesi amacına yöneliktir. Mahkeme Komisyonun bu konudaki tespitine katılmaktadır.

 

42. Bu noktada da Eğmez Adada yapılan tespite itiraz edememenin kurbanı olmuştur. Zira kendisine uygulanan sakinleştirici ilaçların etkisiyle hakime ifade verecek durumda olmadığı gibi olayda tutuklama nedenini haklı kılacak en ufak bir delil elde edilememiş, suç konusu uyuşturucu madde de bulunamamıştır. Hakim polisin iddialarını dinlemek ve haklı bulmakla yetinmiştir.

 

VI. 5. MADDENİN 4. PARAGRAFI…

 

43. Par. 91, 92, 93,94, 95: Mahkemeye göre davacının Larnaka hastahanesinde 8 Ekim 1995 tarihinde hakim tarafından dinlenilmesinden sonra durumu 16 Ekim 1995 ve 20 Ekim 1995 tarihlerinde iki kez daha gözden geçirilmiştir. Bu son iki denetimde davacının avukatları da hazır bulunmuştur. Bu nedenlerle 5. maddenin 4. paragrafı ihlâl edilmemiştir.

 

44. Yukarıda belirtildiği gibi ilk dinlemede davacının şuuru yerinde olmadığı gibi ikinci ve üçüncü gözden geçirmelerde avukatların delil bulunmadığı halde neden tutuklamanın devam ettiği sorusuna cevap verilmemiştir. Bu cevabı bizzat Trechsel’den duyduğumu burada belirtmeliyim. Dostça çözüm için beni makamına çağırdığı gün aramız henüz gerginleşmeden önce, konuşmamızın başında Eğmez’in niçin uzun süre delil bulunamadığı halde tutuklu kaldığını anlayamadığımı söylediğimde, bana kendisinin de bu durumu anlayamamış olduğunu ancak Markides’in telefonda “adamı o halde mahkemeye çıkaramazdım, iyileşmesini bekledim” dediğini aktarmıştır. Ancak Trechsel ile aramızda doğan güven pek kısa sürmüş, dostça çözümü reddettiğimizi anlayınca karşıt bir tavır takınmıştır.

 

VII. 13. MADDENİN İHLALİ …

 

45. Par.96,97,98,99,100: Komisyonun görüşü mağdurun iç hukukta tazminat davası açabilme imkanının yeterli olmadığı yönündedir. Komisyon ayrıca kendi içtihadına uyarak işkence ve kötü muamele işlerinde devletlerin re’sen koğuşturma yaparak sorumluları tespit ve cezalandırma ödevi bulunduğunu hatırlatmıştır. Komisyona göre yalnızca Başsavcının üstlenebileceği bir soruşturmanın başarı şansı olduğu halde adı geçenin bunu yapmadığını belirtmektedir. Komisyon bununla da yetinmeyerek olayda yüksek idari makamların kötü muamele konusunda müsamaha gösterdiklerini de vurgulamıştır (par. 99). Mahkeme davacının ombudsmana verdiği ifade ile yetkili makamın sorumlular hakkında koğuşturma açabileceği halde bunu yapmamış olmasını etkili başvuru hakkının ihlali olarak nitelendirmiştir (par. 100).

 

VIII. 6. MADDENİN 1. PARAGRAFI…

 

46. Par 101, 102: Mahkeme işkence ve kötü muamele olaylarında hukuki yol bulunmadığı hakkındaki şikâyetleri daima 13. madde kapsamında incelemiştir. Bu olayda da sorunun ayrıca 6. maddenin 1. maddesi kapsamında ele alınması gerekli görülmemiştir.

 

SONUÇ

 

47. Mahkeme bire karşı altı oyla 3. maddeye ilişkin olarak hükümetin ilk itirazının reddine, oybirliğiyle 3. maddenin ihlâl edilmiş olduğuna, oybirliğiyle 5.maddenin 1,2,3,ve 4. paragraflarının ihlâl edilmemiş olduğuna,bire karşı altı oyla 13. maddenin ihlâl edilmiş olduğuna, oybirliğiyle 6.maddenin 1. paragrafı altında ayrı inceleme yapılmamasına, davacıya manevi olarak 10.000 ingiliz poundu ve yargılama gideri oarak 400 ingiliz poundu ödenmesine karar vermiştir.

 

YARGIÇ LOIZOU’NUN KARŞI OYU

 

48.  Mahkemenin Kıbrıs rum üyesi Loukaides’in çekinmesi üzerine ad hoc olarak atanan yargıç Loizou karşıoyunda Başsavcının görüşlerini tekrarlamıştır. Israrla İngiliz ceza usulü üzerine kurulu rum ceza usulünü savunan Loizou, Eğmez’in iştiraki olmaksızın ceza koğuşturmasının yürütülemediğini, dolayısıyla, kendi kusuruyla hak arayamadığını vurgulayarak 3. maddenin esastan incelenmesine karşı çıkmakta ve 13. madde bakımından da ihlâl kararı verilemeyeceğini belirtmektedir. Loizou özellikle Mahkemenin Hasan and Chaush v. Bulgaria kararının 13. madde yorumu ile ilgili kısmına  (par. 96) atıfta bulunarak buna göre “iç hukuk yolunun kullanılması davalı devletin yetkili makamları tarafından engellenmişse” tüketme şartı aranmayacaktır, oysa bu olayda engelleme yoktur, demektedir. Loizou’ya göre Başsavcı dava açamamıştır, zira sorumlu olduğu iddia edilen polis memurları üzerine atılan suçu reddettiklerinden, bu inkârı çürütmek ancak davacının karşı tanıklığı ile mümkün olabilirdi. Buna imkan bulunmadığı için dava açılamamıştır. Sözleşme hukukunun iç hukuk zorunlulukları ile şekillendirilmesi anlamına gelecek bu rhetoric Mahkeme tarafından dikkate alınmamıştır. Bugün sadece bu kararı okuyanların kıbrıs rum ceza adaletinin içinde bulunduğu durumu anlamalarına yardımcı olmaktadır.

 

49. DEĞERLENDİRME:

 

  1. Mahkeme bu kararla işkence tanımına süre unsuru ekleyerek Selmouni kararındaki başarılı yaklaşımını gölgelemiştir.
  2. Mahkeme mağdurun mahkûm edilmediği halde “uyuşturucu kaçakçısı” olarak nitelendirilmesine yaptığı itirazı, “vaktinde Komisyon önünde yapılmadığı için” reddetmesi, suçsuzluk varsayımına aykırı olup bu ilke usule ilişkin bir nedenle göz ardı edilmemeliydi.
  3. Komisyon Başkanı Trechsel’in saldırgan ve yanlı tutumu tutanaklarda mevcut iken bu konuda tartışmayı ve tutanakların incelenmesini reddederek, “bu itirazların o zaman Adada görevli kurula yapılması gerekirdi” demesi, kendi usulünü kendi tanzim eden Mahkemenin yaratıcı ve bağımsız tavrına uygun düşmemektedir.
  4. Mahkemenin tazminat miktarını düşük tutmasında mağdurun kişiliğini ve kötü muamelenin “hafif” nitelikte oluşunu dikkate alması rol oynamıştır. Her iki öge de hukuken sabit olmadığı halde Komisyon usulünde Başkanın baskısı ile belirlenmiştir. Bu nedenle Komisyonun kaldırılmış olmasına sevinmemek mümkün değildir. Bu bakımdan Eğmez kararı Eğmez’e Mahkeme ve daha önce de Komisyon eliyle uygulanan adaletsizliğin bir belgesi olarak kalacaktır.

 

50. Bilindiği gibi Mahkeme kararlarının uygulanması Bakanlar Komitesi (BK) tarafından izlenmektedir. Bu izleme bağlamında Erkan Eğmez BK Yazı İşlerine başvuruda bulunarak polislerin cezalandırılmasını istemişti. 2000-2003 arasında bu konuda üç yazılı başvuruda bulunulmuştur. Israrlarımız sonucunda Delegeler Komitesi Erkan Eğmez izleme dosyasını açık tutmaktadır. Kıbrıs rum hükümeti kötü muamelenin önlenmesi için genel tedbirler aldığını bildirmiş ise de polislerin takibinin bu davanın izleme sürecine girmeyeceğini savunmaktadır. Hükümete göre Eğmez’e tazminat ödenmiş ve bireysel olarak yapılacak başka bir şey kalmamıştır. Eğmez ise Komisyon ve Mahkeme kararının 13. maddeye ilişkin paragraflarını göstererek 13. madde ihlâlinin giderilmesi için bireysel önlem alma mecburiyeti bulunduğunu hatırlatmaktadır[15].

 

 

 


* Öğretim üyesi, avukat.

[1] Case of Eğmez v. Cyprus, Application no 30873/96, Strasbourg 21 December 2000. http://www.coe.int.

[2] Case of Denizci and Others v. Cyprus, Appl. nos. 25316-25321/94 and 27207/95, Strasbourg, 23 May 2001.

[3] Bu olayı SBF İnsan Hakları Merkezi Müdürü iken 1995 Kasımında öğrenmiş ve ilgilenmeye karar vermiştim. Kıbrıs türk basınında “Lefkoşeye gelerek güneye geçeceğim ve Eğmez’i savunacağım” yolunda bir haber çıkmıştı. 3 Aralık 1995 günü Lefkoşe Saray oteli önündeki meydanın ortasındaki anıtın çevresinde bir kalabalık gördüm. Üzerine mavi boya sürülmüş bir av köpeğini seyrediyorlardı. Tampon bölgede avlanan bir türk avcıya ait olan bu köpek rum kesimine geçmişti. Geri döndüğünde üzerine “defol” anlamında bir kelime ile ay yıldız vardı. Nefretin hayvanlara eziyete kadar indiği bir toplumda tutuklu Erkan Eğmez’in akıbetinden ciddi olarak endişe etmiştim. Ancak aynı gün Akıncılardaki ailesine telefon ettiğimde karşıma Erkan Eğmez çıktı. Bir gün önce serbest bırakılmıştı.

[4] Tampon bölge yada ara bölge (buffer zone – zone tampon) iki toplumu ayıran "hattın" yer aldığı, sadece burada yaşayanların girebildiği bir şerittir.

[5] EUROPEAN COMMISSION OF HUMAN RIGHTS, Application no 30873/96, Erkan Eğmez against Cyprus, Report of the Commission adopted on 21October 1999, Strasbourg.

[6] EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS, FOURTH SECTION, CASE OF EĞMEZ v. CYPRUS (Application no. 30873/96) JUDGMENT STRASBOURG 21 December 2000. Bu karar (İngilizce)  http://www.coe.int adresinden bulunabilir.

 

[7] Ahmet Sadik v. Greece, 25 October 1996.

[8] Komisyon bu ilkenin Mahkemece 16 Eylül 1996 günlü  Akdıvar Türkiye kararında açıklandığını belirtiyor.

[9] Okunuşu stefan treksel. Trechsel Türkiye’ye defalarca davet edilmiş, önemsenmiş bir kişiliktir. Zurich Üniversitesinde ceza usul profesörü olan Trechsel, Loizidou ve Kıbrıs-Türkiye davaları nedeniyle Markides ile yakın temas kurmuş aralarında adeta bir güven ilişkisi doğmuştur. Trechsel mizaç olarak alaycı ve değişkendir.  (1998) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine aday olanlarla yapılan mülakatta “niçin yargıç olmak istiyorsunuz” şeklinde usulen sorulan soruya sinirlenerek “bu soru Stefan Trechsel’e sorulamaz” şeklinde verdiği cevab  Konsey çevrelerinde bir fıkra olarak hatırlanır.

[10] Selmouni c. France, n° 25803/94, 29 juillet 1999.

[11] http://www. trncwashdc.org/ News/ 02_03_28.html: Turkish and Turkish Cypriot News - 29 March 2002 : “Soruları da yanıtlayan Prof. Trechsel, Erkan Eğmez'i döven polislerin niçin yargılanmadığı yönündeki soruya mahkemenin ihlali ortaya çıkardığını ancak suçun kimin tarafından işlendiğini tespit edemediğini kaydetti.”

[12] İzleyen açıklamalarda Mahkeme kararındaki alt başlıklar aynen kullanılmıştır.

[13] Ombudsmana yazılı açıklama yapılmasının sebebi rum çevirmenin sözlü anlatımı tahrif etmesini önlemektir. Zira Eğmez’in daha önce gözaltındayken polise ve hakime verdiği ifadeler tutanağa aynen geçirilmemiştir.

[14] Ombdusmanın Eğmez dışında dinlediği tanıklar ve polisler olaya karışanların isimlerini tespite yardımcı olmuşlardı. Bu Başsavcıyı güç duruma sokmuştu. Par.60: “Under domestic law the Attorney-General could not rely on evidence given to the Ombudsman”.

[15] İzleme işi yapan birimin geliştirdiği ilkeye göre bir kararın izlemesi üç yönde olur. Önce bireysel ihlâle son verilmesi gerekir. İkinci olarak mağdurun eski durumunun iadesi veya tazminat ödenmesi denetlenir. Üçüncü konu da bu tür olayların bir daha olmaması için mevzuat düzeyinde alınması gereken genel önlemlerdir.

 


Bu makalenin aslı Polis Dergisinde (Sayı 36) yayınlanmıştır. Bu makaleye atıf yapmak isteyen yazarların makalenin Polis Dergisindeki aslına atıf yapmaları önerilir. Makalenin aslına değil, buradaki versiyonunu atıf yapılacaksa şu şekilde atıf yapılması tavsiye edilir:  Tekin Akıllıoğlu, "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 'Erkan Eğmez - Kıbrıs' Kararı", www.anayasa.gen.tr/akillioglu-egmez  (Erişim Tarihi)


 Bu makale buraya Sayın Prof. Dr. Tekin Akıllıoğlu'nun izniyle Kemal Gözler tarafından 9 Ağustos 2004 tarihinde konulmuştur.

Ana Sayfa: www.anayasa.gen.tr